Sen ağa, ben ağa; bu ineği kim sağa?
İlk bakışta basit bir söz. Hatta biraz köy kahvesi mizahı gibi.
“Sen ağa, ben ağa; bu ineği kim sağa?”
Ama galiba insan ilişkilerinin en eski sorunlarından birini birkaç kelimeyle anlatıyor: Herkes yönetmek istiyor. Kimse yönetilmek istemiyor. Herkes karar veren tarafta olmayı seviyor ama o kararın yükünü taşımaya gelince ortalık bir anda tenhalaşıyor.
Bu sadece iş hayatıyla da sınırlı değil.
Arkadaş grubunda programı belirleyen olmak istiyoruz. Evde son söz bizim olsun istiyoruz. İş yerinde mümkünse talimat veren tarafta olalım. İlişkilerde bile zaman zaman aynı şey çıkıyor karşımıza: Benim istediğim olsun, benim beklentim anlaşılsın, benim düzenime uyulsun.
İşin garip tarafı şu: Yönetmeyi çoğu zaman sorumluluktan çok ayrıcalık olarak hayal ediyoruz.
Bir masa, bir unvan, biraz yetki…
Sonra işler kendiliğinden yürüyecek sanıyoruz.
Oysa yürümüyor.
Herkes kaptan olmak ister de fırtınayı pek hesaba katmaz

Dışarıdan bakıldığında yönetmek kolay görünür.
“Ben olsam şöyle yapardım.”
“Onu oraya koyacaksın.”
“Bu işi iki dakikada çözerim.”
Bir kurumun, bir ekibin hatta bazen bir ailenin dışında duran insan için çözüm üretmek gerçekten kolaydır. Çünkü söylediğiniz şey kötü sonuçlandığında faturası size çıkmaz.
Sorumluluk başladığında denklem değişir.
Bir insanı görevlendirdiğinizde onun yaptığı hatanın bir kısmı artık sizin probleminizdir. Bir karar verdiğinizde sadece doğru çıkma ihtimalini değil, yanlış çıkarsa ne yapacağınızı da düşünmeniz gerekir. Bir ekibi yönetiyorsanız insanların yalnızca işini değil; zaman zaman motivasyonunu, çatışmasını, eksikliğini, beklentisini ve birbirleriyle olan ilişkisini de hesaba katarsınız.
Yönetmek, “şunu yap” demekten çok daha fazla “sonucunda ne olursa olsun burada olacağım” diyebilmektir.
Harry Truman’ın ABD başkanlığı döneminde masasının üzerinde duran meşhur bir levha vardı: “The Buck Stops Here.” Kabaca, “Sorumluluk burada durur” demek. Yani artık paslayacağın başka biri yok. Kararı sen veriyorsan sonucunun gideceği son adres de sensin. Truman Kütüphanesi de levhanın Oval Ofis’teki masasında bulunduğunu ve Truman’ın bu fikre konuşmalarında özellikle vurgu yaptığını kayıt altına alıyor.
Bence yönetmenin en az sevilen tarafı tam olarak bu.
Yetki yukarı çıktıkça insanın “Ben söyledim, onlar yapamadı” deme lüksünün azalması gerekir.
Ama pratikte bazen tam tersini görüyoruz.
Güç insana küçük bir oyun da oynuyor
İşin psikolojik tarafında daha ilginç bir mesele var.
Adam Galinsky ve arkadaşlarının 2006’da yayımlanan çalışmalarında güç hissinin insanların başkalarının bakış açısından düşünme eğilimini azaltabildiği görüldü. Deneylerde kendisini daha güçlü hisseden katılımcılar, başkalarının ne bildiğini, ne gördüğünü veya ne hissettiğini hesaba katmakta daha zayıf performans gösterebildiler. Bu, elbette “gücü olan herkes empatisini kaybeder” demek değil. Ama önemli bir uyarı: Yetki arttıkça insanın kendi baktığı yeri dünyanın merkezi sanma ihtimali de artabiliyor.
Belki de bu nedenle bazı insanlar yönetici olduktan sonra garip biçimde değişiyor.
Dün birlikte şikayet ettiği şeyi bugün başkasına yapmaya başlıyor.
Dün “Bizi hiç dinlemiyorlar” diyen kişi, koltuğa oturunca dinlememeye başlıyor.
Çünkü yönetmekle haklı olmak birbirine karışıyor.
Oysa koltuk insanı otomatik olarak daha akıllı yapmıyor. Sadece kararlarının daha fazla insanı etkilemesine neden oluyor.
Aradaki fark büyük.
Hesap vermek insanı başka türlü düşündürüyor
Bir başka çalışma da bana bu konuda oldukça anlamlı geliyor.
Philip Tetlock ve Jae Kim’in 1987’de yaptığı deneyde, verecekleri kararları daha sonra açıklamak ve gerekçelendirmek zorunda olduklarını önceden bilen katılımcılar, meseleleri daha karmaşık biçimde değerlendirdi; tahminlerinde daha başarılı oldular ve kendilerine duydukları güveni daha gerçekçi ayarladılar.
Bunun günlük hayattaki karşılığı bana çok basit geliyor:
Hesap vermeyeceğini düşünen insan kolay karar verir.
Hesap vereceğini bilen insan düşünür.
Belki de iyi yöneticilikle kötü yöneticilik arasındaki farklardan biri tam burada başlıyor.
“Ben müdürüm, karar benim” diyebilmek kolay.
“Bu kararı neden verdiğimi yarın ekibimin, kurumumun veya kendimin karşısında açıklayabilirim” diyebilmek daha zor.
Asıl mesele emretme hakkına sahip olmak değil, kararının arkasında durabilecek kadar düşünmüş olmak.
Ama yöneticiliği bir çile masalına çevirmeye de gerek yok
Burada başka bir yanılgıya düşmemek lazım.
Yönetmek her zaman insanı ezen, tüketen, geceleri uyutmayan bir “ateşten gömlek” olmak zorunda değil.
Gary Sherman ve arkadaşlarının gerçek yöneticilerle yaptığı bir araştırmada, lider konumundaki kişilerin bazı gruplarda lider olmayanlara göre daha düşük kortizol ve kaygı düzeyleri gösterdiği görüldü. Araştırmacılar bunda kontrol duygusunun önemli bir rol oynayabileceğini belirtiyor. Yani yetki, beraberinde karar verebilme alanı getiriyorsa insanın stresini kimi koşullarda azaltabiliyor.
Bence bu sonuç konuyu daha da ilginç hale getiriyor.
Demek ki mesele “yönetmek çok kötü bir şeydir” değil.
Mesele, yönetmenin sadece güzel taraflarını isteyip diğer yarısını görmezden gelmek.
Yetkiyi istiyorum.
Ama hesabı istemiyorum.
Kararı ben vereyim.
Ama hata olursa yapanın hatası olsun.
Başarı benim olsun.
Başarısızlık ekibin.
İşte orada ineği sağacak kimse kalmıyor.
Belki de mesele ağa olmak değildir
İş hayatında da sosyal hayatta da ilişkilerde de sürekli yöneten kişi olma arzusu bana giderek daha yorucu geliyor.
Çünkü hayatın her alanı bir hiyerarşi değil.
Bazen birinin karar vermesi gerekir, bazen diğerinin.
Bazen yön göstermek gerekir, bazen takip etmek.
Bazen konuşmak gerekir, bazen dinlemek.
İyi bir ekipte herkes müdür değildir ama herkes değerlidir. İyi bir ilişkide iki kişinin de her konuda son sözü söylemesi mümkün değildir ama ikisinin de sözü önemlidir. İyi bir arkadaşlıkta sürekli organizasyonu yapan kişi kadar, “Sen yorulma, bu kez ben hallederim” diyen insan da kıymetlidir.
Belki asıl olgunluk, her yerde yönetmeye çalışmamakta.
Nerede sorumluluk almak gerektiğini, nerede işi başkasına bırakmayı, nerede destek olmayı ve nerede sadece üzerine düşeni yapmayı bilmekte.
Çünkü dünya yalnızca karar verenlerle yürümüyor.
Birilerinin düşünmesi, birilerinin uygulaması, birilerinin yükü paylaşması, birilerinin gerektiğinde öne çıkması, gerektiğinde geri çekilmesi gerekiyor.
Yoksa hepimiz masanın başına geçeriz.
Hepimiz talimat veririz.
Hepimiz birbirimize ne yapılması gerektiğini anlatırız.
Sonra dönüp bakarız…
İnek hala orada.
Sağan yok.
Yazıda yararlanılan kaynaklar
- Galinsky, A. D., Magee, J. C., Inesi, M. E. ve Gruenfeld, D. H. (2006). Power and Perspectives Not Taken, Psychological Science. Güç ile başkasının bakış açısını dikkate alma arasındaki ilişkiyi inceleyen deneysel çalışma.
- Tetlock, P. E. ve Kim, J. I. (1987). Accountability and Judgment Processes in a Personality Prediction Task, Journal of Personality and Social Psychology. Kararın hesabını verme beklentisinin düşünme ve karar sürecine etkisini inceleyen çalışma.
- Sherman, G. D. ve arkadaşları (2012). Leadership is Associated with Lower Levels of Stress, PNAS. Liderlik, kontrol duygusu, kortizol ve kaygı arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışma.
- Harry S. Truman Presidential Library. Truman’ın masasındaki The Buck Stops Here levhasına ilişkin resmi kayıt.

Yönetmenin sadece emir vermek değil, sonucu da üstlenmek olduğunu çok güzel anlatmışsınız. Özellikle ‘başarı benim, başarısızlık ekibin’ kısmı gerçekten düşündürücü.