✦ Misafir Yazıları

Dil Neyi Duyar, Toplum Neyi Saklar?

Bir sözün “gerçek hikayesi” bazen sözün kendisinden daha cazip geliyor. Bir yerde okuyoruz: “Baldız baldan tatlıdır sözünün aslı, daldız baldan tatlıdır.” Başka biri düzeltiyor: “Eşek hoşaftan ne anlar değil, eşek…

•10 dk okuma•Mesut Kaman

Bir sözün “gerçek hikayesi” bazen sözün kendisinden daha cazip geliyor. Bir yerde okuyoruz: “Baldız baldan tatlıdır sözünün aslı, daldız baldan tatlıdır.” Başka biri düzeltiyor: “Eşek hoşaftan ne anlar değil, eşek hoş laftan ne anlar.” Açıklamalar öylesine düzenli ve ikna edici ki, insan hemen inanmak istiyor. Çünkü biri ahlaken daha temiz, diğeri anlam bakımından daha mantıklı görünüyor.

 

Fakat kaynakların izini sürdüğümüzde iş biraz karışıyor. Hatta iki örnekte de bildiğimiz hikâyenin tersine dönme ihtimali ortaya çıkıyor: “Daldız” anlatısının sağlam bir tarihi tanığı bulunmuyor; “hoş laf” meselesinde ise belgelenmiş eski biçim, tam tersine “hoşaf”ı işaret ediyor.

 

Kulağımız ses kaydetmez, anlam üretir

 

Önce şu gerçeği kabul etmek gerekiyor: İnsan kulağı bir kayıt cihazı değildir. Konuşurken sözcüklerin arasına yazıdaki gibi boşluk bırakmayız. Sesler birbirine bağlanır, bazıları düşer, bazıları benzeşir; vurgu, tonlama ve konuşma hızı kelime sınırlarını belirsizleştirir. Dinleyen kişi de önüne gelen ses akışını zihnindeki sözcüklerle eşleştirerek anlamlı bir bütüne dönüştürür.

 

Yanlış işitmeler üzerine yapılan dilbilim çalışmalarında, benzer seslerin zihindeki birden fazla kelimeyi aynı anda harekete geçirdiği; bu kelimelerin, içlerinden biri seçilene kadar adeta birbirleriyle yarıştığı anlatılıyor. Sözcük sınırlarının yanlış belirlenmesi, ses düşmeleri, ulama, vurgu ve bağlam da duyduğumuz şeyi değiştirebiliyor. Yani insan çoğu zaman yalnızca söyleneni duymaz; duyduğunu sandığı şeyi tamamlar.

 

Bu yüzden sözlü kültür, bir fotokopi makinesi gibi çalışmaz. Her kuşak sözü yeniden duyar, yeniden anlamlandırır ve yeniden söyler. Küçük değişikliklerden bazıları unutulur; bazılarıysa kulağa daha tanıdık, daha komik ya da daha anlamlı geldiği için tutunur.

 

Eşek hoş laftan mı, hoşaftan mı anlar?

Bugün sıkça anlatılan hikayeye göre sözün aslı “Eşek hoş laftan ne anlar?”dır. Güya “hoş laf” zamanla birleşmiş, aradaki l sesi kaybolmuş ve ortaya anlamsız bir “hoşaf” çıkmıştır.

 

Ne var ki eldeki tanıklar bu anlatıyı desteklemiyor.

 

Metin Yurtbaşı’nın yaklaşık yüz eski derlemede bulunan 150 bini aşkın metni tarayarak hazırladığı ve 1994’te yayımladığı kapsamlı atasözleri çalışmasında söz açıkça “Eşek hoşaftan ne anlar?” biçiminde yer alıyor. Üstelik kitapta bu biçim hem Ömer Asım Aksoy’un hem de Mustafa Nihat Özün’ün derlemelerine dayandırılıyor. Günümüzdeki TDK sözlüğünde de söz, devamıyla birlikte “Eşek hoşaftan ne anlar; suyunu içer, tanesini bırakır” şeklinde bulunuyor.

 

Devamındaki cümle aslında bütün resmi tamamlıyor: Eşek hoşafın suyunu içer, fakat asıl lezzeti oluşturan meyve tanelerinin değerini bilmez. Söz de güzel veya incelikli bir şeyle karşılaştığı halde onun kıymetini anlayamayan insanı anlatır. Hoşaf burada anlamsız bir kelime değil, benzetmenin merkezidir.

 

Bu durumda daha kuvvetli ihtimal şudur: “Hoş laf”, eski sözün bozularak ortaya çıkmış aslı değil; günümüz insanının kendisine tuhaf gelen “hoşaf”ı daha anlaşılır hâle getirmek için sonradan yaptığı bir düzeltmedir. Yani söz “hoş laftan hoşaftan”a değil, belki de “hoşaftan hoş laftan”a doğru yürümüştür.

 

Burada ilginç olan yalnızca bir kelimenin değişmesi değil. Zihin, önüne gelen sözü olduğu gibi bırakmıyor; ona daha düzgün, daha ahlaklı ve daha öğretici görünen bir geçmiş hazırlıyor. “Hoş laf” bize daha zarif geldiği için onun mutlaka eski ve doğru biçim olduğuna inanmak istiyoruz.

 

Daldız var; peki atasözü gerçekten var mı?

 

“Daldız” uydurma bir kelime değil. Halk ağzında marangozların kullandığı oluklu demir alete, ağaçtan oyulmuş kovana veya yayığa ve petekten bal almaya yarayan demir kepçe ya da bıçağa verilen adlardan biri. Buraya kadar anlatılan doğrudur.

 

Fakat bir kelimenin sözlükte bulunması, o kelimeyle kurulan her sözün tarihi bir atasözü olduğunu kanıtlamaz.

 

“Daldız baldan tatlıdır” sözünün hangi yazmada, hangi yörede, hangi tarihte veya hangi derleyicinin kitabında geçtiğini gösteren güvenilir bir tanığa rastlanmıyor. Üstelik Yurtbaşı’nın yaklaşık yüz kaynaktan topladığı on bin atasözlük geniş derlemenin dijital metninde “eşek hoşaftan ne anlar” bulunurken “daldız” sözcüğüne ve “baldız baldan tatlıdır” ifadesine rastlanmıyor. Bu yokluk tek başına kesin hüküm vermeye yetmez; fakat “sözün aslı kesinlikle daldızdır” demeye de yetmez.

 

Dolayısıyla “daldız baldan tatlıdır, zamanla baldız baldan tatlıdır oldu” anlatısını şimdilik belgelenmiş bir köken bilgisi olarak değil, internette yayılmış çekici bir rivayet olarak görmek daha doğru.

 

Hatta burada başka bir ihtimal daha var: Belki de “daldız” hikâyesi, “baldız baldan tatlıdır” sözünün rahatsız edici çağrışımlarını temizlemek için sonradan üretilmiş masum bir geçmiştir.

 

Çünkü “baldız baldan tatlıdır” biçimi; kadını aile içindeki bir birey olarak değil, evli erkeğin şakasının ve arzusunun nesnesi olarak gören, erkek merkezli bir bakışı taşıyor. “Daldız” açıklamasıysa bu rahatsızlığı bir anda ortadan kaldırıyor; sözü cinsellikten çıkarıp emeğe, arıcılığa ve üretime bağlıyor. Bunun gerçekten böyle olduğunu kanıtlayan bir belge yok; fakat toplumların yalnızca sözleri değil, sözlerin geçmişini de kendilerine yakışacak biçimde yeniden kurabildiğini düşünmek için iyi bir örnek.

 

Öte yandan “baldız–baldan” arasındaki güçlü ses benzerliği, sözün akılda kalmasını kolaylaştırmış olabilir. Kafiye, şaka ve hafif yasaklı bir çağrışım bir araya geldiğinde söz daha hızlı dolaşıma girer. Burada dilin bozulmasından çok, toplumun hangi sözü yaşatmayı seçtiğiyle karşı karşıyayız.

← Geri

Yanıtınız için teşekkür ederiz. ✨

Bunun bilimde bir adı var: Halk etimolojisi

 

İnsanlar anlamını bilmedikleri veya kökenini tanımadıkları sözcükleri, ses bakımından benzeyen tanıdık kelimelere yaklaştırırlar. Dilbilimde buna halk etimolojisi, yanlış kökenleme veya köken yakıştırma deniyor. Bu değişim bazen bilinçli, çoğu zaman da farkına varılmadan gerçekleşiyor.

 

Türkçedeki en güzel örneklerden biri “atlıkarınca”dır. TDK’de yayımlanan Engin Çetin imzalı incelemeye göre söz, İtalyanca carrozza, yani “araba” kelimesine dayanıyor. Kelime önce “karaca”ya dönüşüyor, ardından “atlı karaca” biçiminde kullanılıyor ve nihayet bugün bildiğimiz “atlıkarınca” ortaya çıkıyor. Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’sinden 1876 tarihli Lehce-i Osmânî’ye ve 1901 tarihli Kamus-ı Türkî’ye kadar bu değişimin farklı aşamalarını takip etmek mümkün.

 

Benzer biçimde Fransızca soubassement Türkçede “su basmanı”na; “gangren” halk ağzında “kankıran”a yaklaşmış. Arapça tamr-ı hindî ise kulağımıza tanıdık gelen “demirhindi” biçimini almış. Bunlar atasözü değil, fakat zihnin yabancı veya anlamsız bulduğu sesi nasıl tanıdık bir şekle soktuğunu açıkça gösteriyor.

 

Atasözlerinin tek bir biçimi olmayabilir

 

Bir atasözünün farklı söylenişleri her zaman yanlış işitmeden doğmaz. Bazen aynı düşünce, farklı bölgelerde farklı görüntülerle anlatılır. “Abdal ata binince bey oldum sanır” sözüyle “Şalgam aşa girince yağ oldum sanır” sözü kelimeleri tamamen farklı olduğu hâlde aynı insan tipini eleştirir. Atasözü varyantları üzerine çalışan Muna Yüceol Özezen, bu değişkenlerin rastgele kelime oyunları olmadığını; toplumun kavram dünyasını ve düşünme biçimini gösterdiğini belirtiyor.

 

“Su küçüğün, söz büyüğün” sözü ise değişimin tarih içinde nasıl dallanabildiğini gösteren başlı başına bir örnek. Kaynaklarda “Söz ulunın, su kiçinin”, “Su küçüğün, sofra büyüğün”, “Su küçüğün, söz büyüğün”, “Söz büyüğün, sus küçüğün”, “Su büyüğün, sus küçüğün” ve “Su küçüğün, yemek büyüğün” gibi çok sayıda biçimi bulunuyor. Burada yalnızca bir yanlışın doğrusunu aramak yeterli değil; “su”, “söz”, “sus”, “sofra” ve “yemek” kelimelerinin her biri, sözü başka bir toplumsal kurala bağlıyor. Kimi biçim çocuklara su verilmesindeki önceliği, kimi büyüğün konuşma hakkını, kimi sofradaki yaş sırasını öne çıkarıyor.

 

Demek ki atasözleri taş levhalara kazınmış değişmez cümleler değil. Toplumla birlikte dolaşan, yer değiştiren, dallanan ve kimi zaman yeniden anlamlandırılan canlı yapılardır.

 

Bilinçaltı mı, yanlış işitme mi, toplumsal tercih mi?

 

Sanırım cevabı üçünü birden içeriyor.

 

Önce kulağımız, eksik veya belirsiz sesleri tamamlıyor. Sonra zihnimiz, anlamını bilmediği kelimeyi tanıdığı bir kelimeye yaklaştırıyor. En sonunda toplum; daha kolay hatırlananı, daha iyi kafiyeleneni, daha komik, daha sert veya kendi değerlerine daha uygun olanı seçerek yaşatıyor.

 

Bu yüzden atasözleri yalnızca toplumun geçmişte ne düşündüğünü göstermez; hangi düşünceyi kuşaktan kuşağa aktarmaya değer bulduğunu da gösterir. Araştırmalar atasözlerini toplumsal hafızayı canlı tutan, değer yargılarını ve davranış kalıplarını taşıyan, hatta resmî eğitimin dışında işleyen bir halk eğitimi mekanizması olarak değerlendiriyor.

 

Fakat burada geçmişi gereğinden fazla yüceltmemek gerekiyor. Her tuhaf veya çirkin sözün arkasında mutlaka kaybolmuş, tertemiz ve bilgece bir “asıl” bulunmayabilir. Bazı sözler gerçekten yanlış işitilmiştir. Bazıları unutulan kelimeler yüzünden değişmiştir. Bazılarıysa daha en başından kendi döneminin kabalıklarını, cinsiyetçiliğini, sınıfsal yargılarını veya insanları küçümseme biçimlerini taşımış olabilir.

 

Belki de soruyu şöyle değiştirmek gerekiyor:

 

“Atalarımız bu sözü nasıl bozdu?” değil, “Biz bu sözün hangi biçimini neden yaşattık?”

 

Çünkü dilde bir sözün sürçmesi bireysel olabilir; fakat o sürçmenin yüzyıllarca yaşaması toplumsal bir tercihtir. Kulağımız sesi değiştirir, zihnimiz boşluğu doldurur, toplum da kendine en çok benzeyen biçimi saklar.

OKUR MASASI

Yazı üzerine konuşalım.

1 yorum

Yorumunu bırak

E-posta adresin yayımlanmaz. Yorumlar saygılı ve konuya bağlı bir sohbet için moderasyondan geçebilir.